İKİ KIZ KARDEŞ

Archive for Mart, 2009|Monthly archive page

Birkaç ilginç haber…

In Haber, Popüler Kültür, Yaşam, İnternet on 28/03/2009 at 10:30

Geçenlerde internette gezinirken bir siteye rastladım: www.fikiratolyesi.com

Sitedeki bir başlık dikkatimi çekti: “Faili Meçhul Kıyak”. Fikir çok ilginç ve eğlenceliydi. Tam “Bunu ben de duyurayım, duyurmakla kalmayayım, yapayım,” diye düşünüp dururken geçen hafta Haber Türk Gazetesi’nin eklerinden birinde “Faili Meçhul Kıyak” yapıcılarıyla ilgili bir yazı okudum. Duyan zaten duydu; duymayanlar da bir de benden dinlesin.

Efendim, iş çok basit: Önce kime nasıl bir iyilik yapacağınızı düşünüp buluyorsunuz. Bu planlı bir şey de olabilir, anlık da. Sonra bu iyiliği kimseye çaktırmadan yapıp, sessizce olay mahalinden uzaklaşıyorsunuz. Bu kadar basit!!! A bir de Fikir Atölyesi’nin ilgili sayfasındaki kartvizitten de bol miktarda bastırıyorsunuz. İyilik yaptığını yerde bir tanecik bırakıveriyorsunuz. Oldu bitti!

kiyak_sidebar

Unutmadan, ben de ilk gizli saklı iyiliğimi geçenlerde yaptım!  Bizim bitişik blokta yaşayan emekli bir teyze var. Kendisi çiçeği, börtü böceği pek sever. Zaten bunu balkonuna bakınca anlıyorsunuz. Bu mevsimin çuha çiçeklerini çoktan dikti. Sardunyaları tomurcuklanmaya başladı bile. Bir kenarda henüz kuru dallardan ibaret olan, ama yaz geldi miydi balkon duvarını mora boyayacak begonvili duruyor. Balkon dışında duvarın dibinde hanımeli… Ben de gizlice gittim, balkonun kenarına üç güzel sümbül bıraktım. Mor, pembe ve beyaz…

www.fikiratolyesi.com/2009/02/27/faili-mechul-kiyak/

***

İnsan blog işine girince sağa sola bakınmaya başlıyor, “Bakalım millet neler yapmış?” diye. Ben de doğam gereği meraklı bir tipim. Başladım internette gezinmeye. İşte bu da bulduğum bloglardan biri: www.elmaaltshift.blogspot.com Çok da tanınmış bir blogmuş galiba. İlgileneceğini düşündüğüm birkaç arkadaşıma bahsettim. Hepsi de zaten biliyormuş. Aslı yine geç kaldın!!! Bu arada adresleri yenilenmiş. Artık http://elmaaltshift.com adresine taşınmışlar. Güzel reklamlar, çizimler, resimler… Hoşça vakit geçirmelik…

***

Son şekerlemem şu adreste: www.simonhoegsberg.com/we_are_all_gonna_die/slider.html

Bu linki tıkladığınızda çok ilginç bir fotoğrafla karşılaşıyorsunuz. Adı “We’re All Gonna Die” (Hepimiz Öleceğiz). Fotoğrafın ilginç yanı 100 m uzunluğunda olması ve içinde 178 insanın yer alması… Fotoğrafçı Simon Høgsberg 20 gün boyunca her gün Berlin’deki Warschaur Caddesi’ndeki demir yolu köprüsüne gitmiş. Fotoğraf makinesini hep aynı noktaya yerleştirmiş ve oradan geçen insanları görüntülemiş. Sonra da bu ilginç fotoğraf ortaya çıkmış. Fotoğrafçı amcanın sitesini de incelememezlik etmeyin. Benim ilgimi çeken projelerinden birini New York’ta gerçekleştirmiş. Høgsberg yoldan geçen insanları çevirmiş ve onları durdurmadan hemen önce ne düşündüklerini sormuş. Sonra da hoooop, deklanşöre basmış: www.simonhoegsberg.com/faces_of_new_york/index.htm

İyileştim, bomba gibiyim!

In Kişisel Gelişim, Popüler Kültür, Sağlık, Yaşam on 19/03/2009 at 17:57

Sevgili Günlük,

Seni günlerce bir kenara bırakıp ilgilenmediysem bir nedeni var: Fena halde grip oldum! Ama artık iyiyim. Grip virüsüyle dans etmeye başladıysanız veya şifayı her an kapacakmış gibi hissediyorsanız işte size birkaç reçete:

• Bal, karabiber, limon, ılık su: Göğsü yumuşatmaya birebir.

• Ballı zencefilli süt

• Hastaların her daim dostu: Sevgili adaçayı ve biricik ıhlamur… Ama sakın kaynatmayın. Bir fincana ya da demliğe bir tutam bitki, üzerine kaynamış su dökün. 5 dakika demlensin. Bu bitkileri kaynatınca yararlı değil zararlı oluyorlar.

• Bir tutam sevgi, bir parça şefkat, abla elinden çıkma sıcak çorba… E daha ne olsun?!

***

Sevgili ablacım Feraye, hayattaki stresle mücadelede sana bol şans diliyorum. Çok güzel bir liste yapmışsın. Ben de naçizane, bu listeyi kendimce yorumlamak isterim. Bakalım bana ne kadar uyuyor?

1. Stres yaratan unsurları tanımla: Eh, çok zorlanmam sanırım. Ama on taneyi de bulacağını sanmam.

2. Gereksiz sözler vermekten kaçın: Ne tür sözler olduğuna bağlı. Genelde verdiğim sözü tuttuğum için, gereksiz bir şey kalmıyor geriye…

3. Asla erteleme: Ooo, ertelemek benim göbek adım. Neyi tam vaktinde yaptığım görülmüş? “Hemen şimdi yap!” kuralı mı? Bu, paçalarımın daha fazla tutuşması ve stres listeme yeni bir maddenin eklenmesi demek!

4. Düzenli ol: Ha, ha, ha!!! Keşke düzenleyeceğim şeyler seninki gibi sadece çalışma masam ve e-posta kutumla sınırlı kalsaydı…

5. Geç kalma: Yok, bak bunu yapmam işte. Asla geç kalmam. Bu arada bir yere yetişirken ne kadar sık saate bakarsam o kadar geciktiğimi fark ettim. Saatsiz çıktığımda hep erken gidiyorum. Saat stres kaynağı olabilir mi?

6. Kontrolü gevşet: Hiç işim olmaz. Nefret ederim kontrolden. Zaten fazlasıyla gevşek biriyim. “Kontrol delisi” ablam bunu iyi bilir.

7. Aynı anda birden fazla şeyi yapmaya çalışma: Bayılırım bir sürü şeyi aynı anda yapmaya. Aynı anda birkaç kitap, aynı anda birkaç yemek…

8. Enerji kaçaklarını engelle: Hımm, bunun üzerine bir düşüneyim. Bir yerlerde bir kaçak var, ama daha çözemedim.

9. Zor insanlardan uzak dur: Nam-ı diğer Ruh Emiciler! Evet, evet, istemiyorum öylelerini etrafımda. Mutluluk sömürücüleri sizi!

10. Hayatını basitleştir: Bu güzel bir konu. Ferayeciğim’le de bu aralar çok konuşuyoruz bu konuyu. Bazen bir kenarda unuttuğumuz eski fotoğraflar bile insanın sırtında gizli gizli yük oluyor da farkına varmıyoruz.

11. Hayatının her anını planlama: Ne zaman yaptım ki bunu? Bu “kontrol meraklıları”nın işi. Onlar hayatı da kontrol etmek isterler.

12. Yavaşla: Benim için mümkün mü? Ben yavaş yürümeyi bile beceremem.

13. Yardım et: Güzel. Yardım etmeyi severim. Elimden geldiğince…

14. Gün boyunca gevşe: Ben zaten bulutlarda gezen biriyim. Benden daha gevşeği var mıdır acep?

15. İşini bırak: Hadi canım. Bu devirde? Dalga mı geçiyorsun sen? Süper Loto’yu da tutturamadım zaten…

16. Yapılacak işler listeni sadeleştir: Her gün bir iki önemli iş mi? Zaten ona anca yetişiyorum. Daha ne olsun?

17. Egzersiz yap: Eh, bu da yapmadığım şey değil.

18. Sağlıklı beslen: Bu da tamam. (Kimi akşamlar kızarttığım patatesleri saymazsak!)

19. Şükret: Şükretmek önemli. Hayatımdaki her güzel şey için şükrediyorum her gün.

20. Zen tavrını benimse: Tüm bu listeyi gerçekten yaptığım gün Zen’le iç içe olduğum gündür. Eh, uğraşmaya değer. Bakalım, neler getirecek tüm bunlar bize?

Sevgiler,

Aslı

Hayatımdaki Stresten Kurtulmanın 20 Yolu

In Kişisel Gelişim, Popüler Kültür, Sağlık, Yaşam on 19/03/2009 at 08:22

Anlaşılan çok yoğunsun. Şirkette işler yine başına mı yığıldı? Yine o çılgın dönemlerden birinde olmalısın. Baksana neredeyse bir hafta olmuş ben yazımı yazalı ve senden daha haber yok. Blogumuzu takip eden arkadaşlarım nerede artık yeni yazı diye hayıflanmaya başladılar. Galiba bir okuyucu grubumuz oluşmaya başladı :)

Madem senden ses yok, ben de bu aralar okuduğum pek çok şeyden birini seninle paylaşmaya karar verdim. Benim hoşuma gitti ama bakalım ne kadarını hayata geçirebileceğim…

Okuduğum İngilizce bir makalede stresi hayatından çıkarıp atmak için 20 basit öneriden bahsediliyor:
1. Stres yaratan unsurları tanımla: En önemli adım bu. Gün içinde stres yaratan şeyleri oturup yazacağım. “İlk 10” listesi oluşturacağım.
2. Gereksiz sözler vermekten kaçın: Bu biraz cesaret ve katı olmayı gerektiriyor.
3. Asla erteleme: Ah ne mümkün! “Hemen şimdi yap!” kuralını uygulamak gerek.
4. Düzenli ol: İnsan doğası gereği kaosa meyilli sanırım. Ama çalışma masamı ve e-posta kutularımı temizlemekle işe başlayabilirim.
5. Geç kalma: Geç kalmak beni fena geriyor. Belki her zaman 10 dakika erken davranmayı öğrenebilirim.
6. Kontrolü gevşet: Benim gibi gizli bir “kontrol delisi” bunda zorlanabilir. İnsanları ve durumları kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçmek gerek. Ve her şeyi kendim yapmak zorunda değilim. Ben de insanım.
7. Aynı anda birden fazla şeyi yapmaya çalışma: Bu günümüzde özellikle iş hayatında makbul bir özellik ama nereye kadar… İşlerin önce birini bitirip sonra ötekine geçmeli.
8. Enerji kaçaklarını engelle: Bazı işler ve bazı kişiler insanın enerjisini emiyor.
9. Zor insanlardan uzak dur: Onların kim olduğunu hepiniz biliriz. Hepimizin hayatında öyleleri var. Vampirler…
10. Hayatını basitleştir: İşte bunu çok sevdim. Bu aralar bunun üzerinde çalışıyorum. Durmadan maruz kaldığın haberler, dağınık odalar, ilişkini sürdürmek zorunda hissettiğin insanlar, ihtiyacın olmadığın halde satın aldığın şeyler…
11. Hayatının her anını planlama: Boş zaman gerek. Her an bir şey yapmak, tüm zamanımı planlamak zorunda değilim.
12. Yavaşla: Her şeyi yavaş yavaş yapmanın tadını çıkarmalı. Yavaş yiyeceğim, çevremi daha fazla gözlemleyeceğim.
13. Yardım et: Birilerine bireysel olarak veya bir kuruluş aracılığıyla yardım edebilmek ne güzel.
14. Gün boyunca gevşe: Gün içinde küçük nefes alanları yaratmalı. Kalkıp gerinmeli, su içmeli, hayal kurmalı.
15. İşini bırak: Ha ha ha! Bak farkında olmadan önerilerden birini yerine getirmişim bile :)   Yeni fırsatlar daima mümkün.
16. Yapılacak işler listeni sadeleştir: Her gün bir iki önemli işi halletmek yeterli.
17. Egzersiz yap: Kendimi daha iyi hissedeceğime eminim.
18. Sağlıklı beslen: Fazla yağlı veya şekerli şeyler yediğimde kendimi kötü hissediyorum.
19. Şükret: Olumlu düşüneceğim, sahip olduğum güzel şeyler için şükredeceğim.
20: Zen tavrını benimse: Hem hayatımı hem de yaşadığım ortamı yalınlaştıracağım, temiz ve düzenli tutacağım. Huzuru hayatımdan eksik etmemeye çalışacağım.

Tamamen stresten arınmış bir hayatın olabileceğini düşünemiyorum. Stres bazen de insanı ileriye götürebiliyor. Bazen adrenalin iyi geliyor. Ama inan ki şu aralar fazlasına ihtiyacım yok! :)

Feraye

Kürşat Başar’ı istemem, Saba Tümer olsun!

In Aile, Ev, Kadın-Erkek, Kitap, Popüler Kültür, Televizyon, Yaşam, İlişkiler on 12/03/2009 at 07:47

Vay canına! Sizin cenahta ilginç bir şeyler olup bitiyor anlaşılan… Sen benim gibi ilaca sarılmaktan pek hoşlanmasan da, çabuk ayağa kalkmak için antibiyotik kullan. Semptomlar antibiyotik bittikten sonra da devam ediyorsa, o zaman eyvah! Başın dertte demektir! Şu S.’yi pek merak ettim doğrusu. Onunla ilgili başka bir şey çıtlatmayacak mısın?

Bu aralar depresif bir ruh haline kolayca geçebileceğimi hissediyorum. O yüzden gün içinde sürekli bir şeyler yapıyorum, boş durmuyorum. Ben de bir kitap yazısı hazırlıyorum. Hangi kitap hakkında olduğunu şimdilik söylemeyeceğim. Sürpriz olsun…

Senin benim yazmamla ilgili fikirlerini okurken, aklıma bir şey geldi. Oldukça çılgınca ama. Bakarsın belki bir gün bütün bu yazdıklarımızı bir kitaba dönüştürürüz. Ama mektup ya da blog yazısı değil de, karakterlerin kendi ağızlarından anlattıkları bölümler şeklinde. Ya da bir dizi olur. Küçük küçük kitaplar. İnsanların çantalarına atıp orada burada okuyacağı eğlenceli şeyler. Mesela İki Kız Kardeş her kitapta yeni bir macera peşinde koşar. Yani buradaki gibi aklımıza geldiği gibi değil de başı sonu olan maceralar yazarız. Ne dersin? Ama yok, yok! Uçuk kaçık bir fikir bu. Yine de önümüzdeki gün ve aylarda başımıza sürükleyici bir romanı doldurabilecek şeylerin geleceğini hissediyorum… (Burada Alacakaranlık Kuşağı melodisi çalar: Du di du di du di du di!) Ya da çocukken hastası olduğumuz Afacan Beşler ve Gizli Yediler’in yetişkinlere yönelik versiyonu! (İki Kız Kardeş her macerada zencefilli kurabiye ve ançüezli sandviç yer!!!) :-) Ama Kürşat Başar’ın yemekli programını unut! Fransız salon adamı görünümüne bürünmüş ‘ev sahibi’ burnuna mandal takmış gibi konuşurken ciddiyetimi koruyabileceğimi, gülmeden durabileceğimi sanmıyorum! Ama Saba Tümer olabilir. Bak, ona hayır demem!

Bu arada, yukarıdaki kiracılarla konuştun mu? Benim bir an önce ev sahibime haber vermem gerekiyor. Bir ay önceden haber verme şartı var ya…

Şimdi gidiyorum. Hazırlanmam gerek. Aa, dün söylemeyi unuttum. Buradan yazayım bari. Hani Ahmet diye eski bir arkadaşım blogumuza rastlayıp bana yazmıştı ya. İşte bugün onunla buluşacağım! Meğer yıllardır Amerika’da yaşıyormuş. Üç haftalığına burada. Çok sevindim. Hani insanın görmese de hayat boyu unutmayacağı insanlar vardır ya. İşte Ahmet benim için  öyle biri. (Ayrıca bu blogu  takip ediyor. O yüzden saçma sapan bir yorumda bulunma sakın! :) )

Feraye

Aşk mı, grip mi?

In Kadın-Erkek, Sağlık, Yaşam, İlişkiler, İş on 11/03/2009 at 09:18

Sevgili Ferayecim, ne güzel bir haftasonu geçirdik değil mi? Bence böyle DVD şenliklerini daha sık yapmalıyız. Seninle film izlemeyi de özlemişim.

Yazı yazmaya gelince, senin son yazının yanına bile yaklaşamayacağım. Kelimeler gerçekten de parmaklarından akmış. Destan yazmışsın yahu! Meğer içinde bir yazar saklıymış. İşsiz kaldığın şu günlerde daha fazla yazı yazmayı bir dene bence. Bakarsın popüler bir yazar olursun. Kitapların yok satar. Bir imza gününden diğerine koşarsın. Baskı üstüne baskı, baskı üstüne baskı… Çok satan kitaplar listesinin en tepesine oturursun. Her gün başka bir gazetenin kültür sanat köşesinde senin adın çıkar: “Feraye Karatay: Türk edebiyatı, bugüne kadar gizli kalmış bir değeri keşfetti.” Nasıl? Bir televizyon yayınından diğerine gidersin. Kürşat Başar’ın yuvarlak masasına, “Saba Tümer’le Bu Gece”ye katılırsın. Bak işsizliğin de faydaları var. Bir kapı kapanır, diğeri açılır :)

Gelelim bana… Gün ortasında bu yazı da nerden çıktı diye soracak olursan, çok hastayım. Haftasonunun o çılgın hapşırıkları, meğer hain bir gribin habercisiymiş. Dün işten erken çıkıp kendimi eve zor attım. Ateşim çıkmış, vurdum kafayı, yattım. Sonra saat sekiz buçuk gibi telefonun sesiyle uyandım. Bil bakalım kimdi? Sevimli mühendisim S. Niye S. söz konusu olunca paçalarım tutuşuveriyor? Bana yakın bir yerdeymiş. Bir arkadaşına gidecekmiş de, arkadaşı daha eve gelmemiş de, onu bende bekleyebilir miymiş, fırsattan istifade birlikte bir fincan çay içer miymişiz? Tabii ki, “Gelme,” diyemedim. Ama o geldiğinde daha da kötü olmuştum. Ateşim 39′a dayanmasın mı? Hasta olmaktan nefret ediyorum!

Sonra ne mi oldu? S. arkadaşıyla randevusunu iptal etti ve bütün gece başımda bekledi. Aspirinler, ballı ıhlamurlar, zencefilli sütler derken uyumuşum. Ne romantik değil mi? Bugün evdeyim. Saat ona kadar uyumuşum. Ne zaman uyuyakaldım, S. ne zaman gitti, bilemiyorum. Peki şu an hastalıktan mı böyle sersem sepelek hissediyorum, yoksa aşktan mı?

Aslı

Adam sen de!

In Aile, Ev, Yaşam, İş on 07/03/2009 at 00:24

Biricik kardeş, uyku tutmadı. Ben de yatakta dönüp durmaktansa kalkıp bir şeyler yazayım dedim. Hatırlarsın belki, çok eskiden, daha genç bir kızken de ne zaman canım bir şeye sıkılsa, kendimi kötü hissetsem günlüğüme sarılırdım. Yazmanın iyileştirici gücünü unutmuşum. İyi ki var bu blog. Sayende yazmanın sihrini yeniden hatırlıyorum. Kelimeler parmak uçlarımdan ekrana aktıkça içim temizleniyormuş gibi geliyor.

Bugün ofisteki son günümdü. Ayrıntılara çok fazla girmek istemiyorum. Tek söyleyebileceğim zor olduğu. Artık hayatımın parçası haline gelmiş olan odamı, masamı toplamak, yıllardır alıştığım işimi, arkadaşlarımı, geride bırakmak hiç de kolay olmadı. Gözüme dolan yaşları birkaç kere geldikleri yere geri gönderdim ama sevdiğim kişilerle vedalaşma faslı gelip çattığımda yanaklarımdan aşağı süzülmelerine engel olamadım. Benim gibi ayrılan birkaç kişi daha vardı. Hepimizin paylaştığı ortak duygu üzüntü, hayal kırıklığı, öfke ve gelecek korkusuydu. Yüzlerinden okuyabiliyordum. Arabaya nasıl atlayıp eve kadar sürdüğüm meçhul. Yol boyunca zırıldayıp durdum. Ama köprüye yaklaşırken biraz toparladım kendimi. Müziği açarken, yüksek sesle, “Adam sen de!” dedim. Sonra kendi kendime gülmeye başladım. Alfred Müller geldi aklıma. İnsan zihni ne tuhaf. Olmadık zamanlarda olmadık şeyler geliyor insanın aklına. Hatırlar mısın, küçükken çok sevdiğimiz, defalarca okuduğumuz bir kitap vardı: “Bir Çalgıcının Seyahati.” Alfred Müller ile Friedrich Schüller’in başına gelenleri düşündüm. Onların deyişiyle, pişmiş tavuğun başına gelmeyen şeylerle uğraşmak zorunda kalmışlardı. Ne çok gülerdik okurken… “Adam sen de, Feraye!” dedim. “O ne biçim lakırdı? Yaşlı kadın gibi neler kuruyorsun kafanda!” Sonra gülmeye devam ettim. Keyfim biraz yerine gelir gibi oldu. O anda radyoda eskilerden bir şarkı çalmaya başladı. Ajda Pekkan’dan “Hoş Gör Sen”. Eve varıp arabayı park edene kadar nakaratı yüksek sesle söyleyip durdum: “Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Şu kısacık ömürler yeter mi?”

İyi ki varsın. Sen olmasan ne yapardım… Son yazdıklarını yeniden okudum biraz önce. Sağol. Bana güç veriyorsun. Belki de bazen gerçekten Polyanna gibi olmak gerek. Belki de gerçekten her şerde bir hayır vardır. Belki yıllar sonra geri dönüp baktığımda her şeyi bambaşka bir perspektiften görecek ve iyi ki böyle olmuş, yoksa şunları, şunları yapamazdım diyeceğim. Her gün insanların başına türlü şeyler geliyor. Kimi yabancı bir memlekette uçak kazasında ölüyor, kimi cinayete kurban gidip bir çöp kutusuna atılıyor, kimi her gün ciğerlerini mahveden bir kot pantolon atölyesinde ölüme biraz daha yaklaşıyor, kimi mutsuz ve tatminsiz hayatını telafi emek için başladığı uyuşturucu yüzünden kendini hapiste buluyor, kimi trafik kazasında sakatlanıyor, kimi aldatılıyor, terk ediliyor, hastalanıyor. Bir tek bugünü tam olarak biliyoruz. Yarın hepimiz için meçhul. Kim demiş hatırlamıyorum ama yaşam belki gerçekten de biz geleceğe dair planlar yaparken başımıza gelen şeydir. O yüzden kendimi harap etmeyeceğim. Etmemeliyim.

İlk başta birkaç gün fazla bir şey yapmadan oturup, biraz sakinleşip dinleneceğim. Harekete geçmeden önce panik duygusundan tamamen kurtulmalıyım. Son yıllarda çok yorulmuşum. Şimdi daha iyi anlıyorum. Deli gibi bir koşuşturmanın içine hapsettim galiba kendimi. Etrafımda akıp giden hayatı fark etmeyi unuttum. Biraz kendimi dinlemek istiyorum. İş başvurularına fazla zaman geçmeden başlasam iyi olur ama önce biraz da asıl yapmak istediğimin gerçekte ne olduğuna emin olmak istiyorum. Küçülmek, hayatımı sadeleştirmek istiyorum. Biliyorsun kimsenin bilmediği, yalnızca senin bildiğin bir hayalim vardı. Tığla, şişle, yünle, kumaşla bugüne kadar işi olmamış ablan, için için elleriyle bir şeyler yapmak, farklı malzemelerle birtakım şeyler tasarlamak istiyordu bir zamanlar. Belki bir kursa giderim. Bambaşka bir alanda kendi ufak el işi tasarım işimi yapmaya başlarım belki. Belki bir yandan da evden kendi mesleğimle ilgili serbest danışmanlık hizmeti veririm. Aklıma bir sürü şey geliyor. Yapmak istediğim şeylerden biri de sabahları sahile inip Göztepe’den Fenerbahçe balıkçı barınağına kadar yürüyüp dönmek. Ya da koşmak. Yıllardır hep isteyip de zaman bulamadığım şeylerden biri.

Evle ilgili teklifin için sağol. Bunu düşünebilirim. Dediğim gibi önce biraz küçülmeliyim. Arabayı bir an önce satmayı düşünüyorum. Böylece kredi borçları, okul ücreti filan gibi işleri halledip biraz zaman kazanabilirim. Bu evden kesinlikle çıkmam gerek. Kirası artık epey yüksek gelecek. Ne güzel! Aynı apartmanda olursak bir sürü şey yapabiliriz. Bahar da geliyor artık. Balkonda keyif kahvaltıları yaparız. Ama ikimiz de o daireden bir miktar para alıyorduk. Senin için o paranın ortadan kalkması sorun olmayacak mı? Bunu iyi düşünelim. Ama fikir olarak harika. Dediğin gibi, sen bir ağızlarını ara. Ben de ona göre son bir taşınma hazırlığı yapayım :) Bu defa taşınırken çok şeyi geride bırakacak ve hafifleyeceğim. Hayatımın bahar temizliği… Buna ihtiyacım var. Seni çok seviyorum.

Feraye

Canını sıkmaya değer mi?

In Aile, Ev, Yaşam, İş on 05/03/2009 at 11:15

Feraye, bana o yazıyı yazdığından beridir düşünüyorum. Dün gece sen uyuduktan sonra da uzun bir süre uyuyamayıp düşündüm, düşündüm, düşündüm… Şimdi de öğle tatilinde oturdum bunları yazıyorum. Bütün bu olanlar, yaşadıkların… Sence canını sıkmaya değer mi? Sen şimdi bana yine “Polyannacılık oynuyorum” diye yükleneceksin, biliyorum. Ama yine de insanın kendini yıpratıp harap etmesine değer mi?

Tamam boşandın, işini kaybettin, kendini bir anda ortada kalmış hissediyorsun. Ama her şeyin sonu da gelmedi ki daha… Sen işyerindeki bütün o beyinsizler için “yüksek maliyet” olabilirsin. Kim takar?! Sen Feraye’sin. Benim ablamsın. Ve ben ablamın istediği zaman nasıl şahlanıp kükrediğini bilirim. Benim ablam ayaklarında üzerinde öyle bir yükselir ki, kimse tutamaz. Benim ablam tanıdığım en güçlü insanlardan biridir. Benim ablam Ş. Hanım gibileri küçük parmağının ucuyla eziverir. Benim ablam Ş. ve türevlerinin yaptıkları, dedikleriyle pes etmez. Abla, lütfen tanıdığım Feraye ol, geri dön…

Elbet bir çare bulunacak. Senin gibi başarılı bir insana açılacak bir sürü kapı var. Sadece biraz beklemek ve aramak lazım… Aaa bu arada, üst kattaki 3 numara evi boşaltmaktan söz ediyordu. Emekliliği geldi ya onun… Karı koca İstanbul’dan ayrılacaklarmış. “Emekli maaşıyla İstanbul’da yaşanmaz,” diyorlar. Haklılar, ben de olsam giderdim. Dur bakalım, ben bir ağızlarını arayayım. Onlar çıkınca yeni kiracı aramayız, sen gelirsin. Bir süre de taşınmazsın artık!!! Hem o zaman canımızın istediği her gün yemek deneyleri yapabiliriz. Ben alttan kalorifer borularına vururum, sen de hemen aşağı inersin. Keyif çayları içeriz; birlikte uzun uzun kahvaltı yaparız. Uykun olduğunda Zeynep’i okula ben yollarım. Bak ne güzel! Her şey çok güzel olacak, sakın merak etme.

Polyanna kardeşin Aslı

Ben şimdi ne yapacağım?

In Yaşam, İş on 03/03/2009 at 14:58

Bunu seni bu akşam veya yarın sabah arayıp doğrudan anlatacaktım ama öyle görünüyor ki, buraya yazmak daha kolay. Acaba seninle konuşana kadar bu yazıyı okumuş olacak mısın… Seninle birlikte dünya alem de duyacak. Duysunlar… Galiba bu aralar bu duruma düşen tek kişi değilim. Son aylarda aynı dertten muzdarip o kadar çok kişi hakkında konuşulduğunu duydum ki!

Başım dertte. Ne yapacağımı bilmiyorum. BUGÜN İŞİME SON VERDİLER…

Bir süredir şirket içi dedikodular hep kimlerin şirketle ilişkisini kesecekler, küçülmeye giderken kimleri feda edecekler, kimlerin canına okuyacaklar üzerinden yapılıyordu. Üst yönetim bunun için bir komite kurmuştu: İKİGK. İnsan Kaynakları İzleme ve Geliştirme Komitesi. Biz ona aramızda başka isimler de vermiştik:

İç Karartıcı İnsafsız Kahpeler Gayretkeşliği Komitesi

İnsanları Kasten İncitme ve Germe Komitesi

İktisadi Kurbanlara İşkence ve Gözdağı Komitesi

Komitenin üç üyesinden biri de, ismi lazım değil, Ş. idi tabii. Benden ne kadar nefret ettiğini biliyorsun. Bunda onun parmağı olduğuna eminim. Üç kişilik departmanımızdan tabii ki beni seçecekti. En yüksek maliyeti ben oluşturuyormuşum meğer… Kalanlar da pırıl pırıl insanlar ama çoluk çocukları yok. Onlar da çok üzüldüler. Umarım bir gün bunun bin katı bir üzüntü Ş.’nin kara kalbinin içine çöreklenir.

Daha sayfalar doldururum ama bir yandan da yıkılacak gibi hissediyorum kendimi. Niye her şey hep üst üste geliyor? Ben bundan sonra hayatımı nasıl sürdüreceğim? Kenarda köşede bir birikimim de yok ki? Zeynep’in okulu ne olacak? Belki de onu oradan almam gerekecek. Yeniden iş bulabilecek miyim? Ev ne olacak? Nasıl dönecek? Tek başına minik kızını büyüten bir kadın… Ayakta kalabilecek miyim?

Sorular… Kendimi çok kötü hissediyorum. Çaresiz. Mutsuz. Umutsuz.

Feraye

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.