İKİ KIZ KARDEŞ

‘İş’ Kategorisi için Arşiv

Aşk mı, grip mi?

In Kadın-Erkek, Sağlık, Yaşam, İlişkiler, İş on 11/03/2009 at 09:18

Sevgili Ferayecim, ne güzel bir haftasonu geçirdik değil mi? Bence böyle DVD şenliklerini daha sık yapmalıyız. Seninle film izlemeyi de özlemişim.

Yazı yazmaya gelince, senin son yazının yanına bile yaklaşamayacağım. Kelimeler gerçekten de parmaklarından akmış. Destan yazmışsın yahu! Meğer içinde bir yazar saklıymış. İşsiz kaldığın şu günlerde daha fazla yazı yazmayı bir dene bence. Bakarsın popüler bir yazar olursun. Kitapların yok satar. Bir imza gününden diğerine koşarsın. Baskı üstüne baskı, baskı üstüne baskı… Çok satan kitaplar listesinin en tepesine oturursun. Her gün başka bir gazetenin kültür sanat köşesinde senin adın çıkar: “Feraye Karatay: Türk edebiyatı, bugüne kadar gizli kalmış bir değeri keşfetti.” Nasıl? Bir televizyon yayınından diğerine gidersin. Kürşat Başar’ın yuvarlak masasına, “Saba Tümer’le Bu Gece”ye katılırsın. Bak işsizliğin de faydaları var. Bir kapı kapanır, diğeri açılır :)

Gelelim bana… Gün ortasında bu yazı da nerden çıktı diye soracak olursan, çok hastayım. Haftasonunun o çılgın hapşırıkları, meğer hain bir gribin habercisiymiş. Dün işten erken çıkıp kendimi eve zor attım. Ateşim çıkmış, vurdum kafayı, yattım. Sonra saat sekiz buçuk gibi telefonun sesiyle uyandım. Bil bakalım kimdi? Sevimli mühendisim S. Niye S. söz konusu olunca paçalarım tutuşuveriyor? Bana yakın bir yerdeymiş. Bir arkadaşına gidecekmiş de, arkadaşı daha eve gelmemiş de, onu bende bekleyebilir miymiş, fırsattan istifade birlikte bir fincan çay içer miymişiz? Tabii ki, “Gelme,” diyemedim. Ama o geldiğinde daha da kötü olmuştum. Ateşim 39′a dayanmasın mı? Hasta olmaktan nefret ediyorum!

Sonra ne mi oldu? S. arkadaşıyla randevusunu iptal etti ve bütün gece başımda bekledi. Aspirinler, ballı ıhlamurlar, zencefilli sütler derken uyumuşum. Ne romantik değil mi? Bugün evdeyim. Saat ona kadar uyumuşum. Ne zaman uyuyakaldım, S. ne zaman gitti, bilemiyorum. Peki şu an hastalıktan mı böyle sersem sepelek hissediyorum, yoksa aşktan mı?

Aslı

Adam sen de!

In Aile, Ev, Yaşam, İş on 07/03/2009 at 00:24

Biricik kardeş, uyku tutmadı. Ben de yatakta dönüp durmaktansa kalkıp bir şeyler yazayım dedim. Hatırlarsın belki, çok eskiden, daha genç bir kızken de ne zaman canım bir şeye sıkılsa, kendimi kötü hissetsem günlüğüme sarılırdım. Yazmanın iyileştirici gücünü unutmuşum. İyi ki var bu blog. Sayende yazmanın sihrini yeniden hatırlıyorum. Kelimeler parmak uçlarımdan ekrana aktıkça içim temizleniyormuş gibi geliyor.

Bugün ofisteki son günümdü. Ayrıntılara çok fazla girmek istemiyorum. Tek söyleyebileceğim zor olduğu. Artık hayatımın parçası haline gelmiş olan odamı, masamı toplamak, yıllardır alıştığım işimi, arkadaşlarımı, geride bırakmak hiç de kolay olmadı. Gözüme dolan yaşları birkaç kere geldikleri yere geri gönderdim ama sevdiğim kişilerle vedalaşma faslı gelip çattığımda yanaklarımdan aşağı süzülmelerine engel olamadım. Benim gibi ayrılan birkaç kişi daha vardı. Hepimizin paylaştığı ortak duygu üzüntü, hayal kırıklığı, öfke ve gelecek korkusuydu. Yüzlerinden okuyabiliyordum. Arabaya nasıl atlayıp eve kadar sürdüğüm meçhul. Yol boyunca zırıldayıp durdum. Ama köprüye yaklaşırken biraz toparladım kendimi. Müziği açarken, yüksek sesle, “Adam sen de!” dedim. Sonra kendi kendime gülmeye başladım. Alfred Müller geldi aklıma. İnsan zihni ne tuhaf. Olmadık zamanlarda olmadık şeyler geliyor insanın aklına. Hatırlar mısın, küçükken çok sevdiğimiz, defalarca okuduğumuz bir kitap vardı: “Bir Çalgıcının Seyahati.” Alfred Müller ile Friedrich Schüller’in başına gelenleri düşündüm. Onların deyişiyle, pişmiş tavuğun başına gelmeyen şeylerle uğraşmak zorunda kalmışlardı. Ne çok gülerdik okurken… “Adam sen de, Feraye!” dedim. “O ne biçim lakırdı? Yaşlı kadın gibi neler kuruyorsun kafanda!” Sonra gülmeye devam ettim. Keyfim biraz yerine gelir gibi oldu. O anda radyoda eskilerden bir şarkı çalmaya başladı. Ajda Pekkan’dan “Hoş Gör Sen”. Eve varıp arabayı park edene kadar nakaratı yüksek sesle söyleyip durdum: “Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Şu kısacık ömürler yeter mi?”

İyi ki varsın. Sen olmasan ne yapardım… Son yazdıklarını yeniden okudum biraz önce. Sağol. Bana güç veriyorsun. Belki de bazen gerçekten Polyanna gibi olmak gerek. Belki de gerçekten her şerde bir hayır vardır. Belki yıllar sonra geri dönüp baktığımda her şeyi bambaşka bir perspektiften görecek ve iyi ki böyle olmuş, yoksa şunları, şunları yapamazdım diyeceğim. Her gün insanların başına türlü şeyler geliyor. Kimi yabancı bir memlekette uçak kazasında ölüyor, kimi cinayete kurban gidip bir çöp kutusuna atılıyor, kimi her gün ciğerlerini mahveden bir kot pantolon atölyesinde ölüme biraz daha yaklaşıyor, kimi mutsuz ve tatminsiz hayatını telafi emek için başladığı uyuşturucu yüzünden kendini hapiste buluyor, kimi trafik kazasında sakatlanıyor, kimi aldatılıyor, terk ediliyor, hastalanıyor. Bir tek bugünü tam olarak biliyoruz. Yarın hepimiz için meçhul. Kim demiş hatırlamıyorum ama yaşam belki gerçekten de biz geleceğe dair planlar yaparken başımıza gelen şeydir. O yüzden kendimi harap etmeyeceğim. Etmemeliyim.

İlk başta birkaç gün fazla bir şey yapmadan oturup, biraz sakinleşip dinleneceğim. Harekete geçmeden önce panik duygusundan tamamen kurtulmalıyım. Son yıllarda çok yorulmuşum. Şimdi daha iyi anlıyorum. Deli gibi bir koşuşturmanın içine hapsettim galiba kendimi. Etrafımda akıp giden hayatı fark etmeyi unuttum. Biraz kendimi dinlemek istiyorum. İş başvurularına fazla zaman geçmeden başlasam iyi olur ama önce biraz da asıl yapmak istediğimin gerçekte ne olduğuna emin olmak istiyorum. Küçülmek, hayatımı sadeleştirmek istiyorum. Biliyorsun kimsenin bilmediği, yalnızca senin bildiğin bir hayalim vardı. Tığla, şişle, yünle, kumaşla bugüne kadar işi olmamış ablan, için için elleriyle bir şeyler yapmak, farklı malzemelerle birtakım şeyler tasarlamak istiyordu bir zamanlar. Belki bir kursa giderim. Bambaşka bir alanda kendi ufak el işi tasarım işimi yapmaya başlarım belki. Belki bir yandan da evden kendi mesleğimle ilgili serbest danışmanlık hizmeti veririm. Aklıma bir sürü şey geliyor. Yapmak istediğim şeylerden biri de sabahları sahile inip Göztepe’den Fenerbahçe balıkçı barınağına kadar yürüyüp dönmek. Ya da koşmak. Yıllardır hep isteyip de zaman bulamadığım şeylerden biri.

Evle ilgili teklifin için sağol. Bunu düşünebilirim. Dediğim gibi önce biraz küçülmeliyim. Arabayı bir an önce satmayı düşünüyorum. Böylece kredi borçları, okul ücreti filan gibi işleri halledip biraz zaman kazanabilirim. Bu evden kesinlikle çıkmam gerek. Kirası artık epey yüksek gelecek. Ne güzel! Aynı apartmanda olursak bir sürü şey yapabiliriz. Bahar da geliyor artık. Balkonda keyif kahvaltıları yaparız. Ama ikimiz de o daireden bir miktar para alıyorduk. Senin için o paranın ortadan kalkması sorun olmayacak mı? Bunu iyi düşünelim. Ama fikir olarak harika. Dediğin gibi, sen bir ağızlarını ara. Ben de ona göre son bir taşınma hazırlığı yapayım :) Bu defa taşınırken çok şeyi geride bırakacak ve hafifleyeceğim. Hayatımın bahar temizliği… Buna ihtiyacım var. Seni çok seviyorum.

Feraye

Canını sıkmaya değer mi?

In Aile, Ev, Yaşam, İş on 05/03/2009 at 11:15

Feraye, bana o yazıyı yazdığından beridir düşünüyorum. Dün gece sen uyuduktan sonra da uzun bir süre uyuyamayıp düşündüm, düşündüm, düşündüm… Şimdi de öğle tatilinde oturdum bunları yazıyorum. Bütün bu olanlar, yaşadıkların… Sence canını sıkmaya değer mi? Sen şimdi bana yine “Polyannacılık oynuyorum” diye yükleneceksin, biliyorum. Ama yine de insanın kendini yıpratıp harap etmesine değer mi?

Tamam boşandın, işini kaybettin, kendini bir anda ortada kalmış hissediyorsun. Ama her şeyin sonu da gelmedi ki daha… Sen işyerindeki bütün o beyinsizler için “yüksek maliyet” olabilirsin. Kim takar?! Sen Feraye’sin. Benim ablamsın. Ve ben ablamın istediği zaman nasıl şahlanıp kükrediğini bilirim. Benim ablam ayaklarında üzerinde öyle bir yükselir ki, kimse tutamaz. Benim ablam tanıdığım en güçlü insanlardan biridir. Benim ablam Ş. Hanım gibileri küçük parmağının ucuyla eziverir. Benim ablam Ş. ve türevlerinin yaptıkları, dedikleriyle pes etmez. Abla, lütfen tanıdığım Feraye ol, geri dön…

Elbet bir çare bulunacak. Senin gibi başarılı bir insana açılacak bir sürü kapı var. Sadece biraz beklemek ve aramak lazım… Aaa bu arada, üst kattaki 3 numara evi boşaltmaktan söz ediyordu. Emekliliği geldi ya onun… Karı koca İstanbul’dan ayrılacaklarmış. “Emekli maaşıyla İstanbul’da yaşanmaz,” diyorlar. Haklılar, ben de olsam giderdim. Dur bakalım, ben bir ağızlarını arayayım. Onlar çıkınca yeni kiracı aramayız, sen gelirsin. Bir süre de taşınmazsın artık!!! Hem o zaman canımızın istediği her gün yemek deneyleri yapabiliriz. Ben alttan kalorifer borularına vururum, sen de hemen aşağı inersin. Keyif çayları içeriz; birlikte uzun uzun kahvaltı yaparız. Uykun olduğunda Zeynep’i okula ben yollarım. Bak ne güzel! Her şey çok güzel olacak, sakın merak etme.

Polyanna kardeşin Aslı

Ben şimdi ne yapacağım?

In Yaşam, İş on 03/03/2009 at 14:58

Bunu seni bu akşam veya yarın sabah arayıp doğrudan anlatacaktım ama öyle görünüyor ki, buraya yazmak daha kolay. Acaba seninle konuşana kadar bu yazıyı okumuş olacak mısın… Seninle birlikte dünya alem de duyacak. Duysunlar… Galiba bu aralar bu duruma düşen tek kişi değilim. Son aylarda aynı dertten muzdarip o kadar çok kişi hakkında konuşulduğunu duydum ki!

Başım dertte. Ne yapacağımı bilmiyorum. BUGÜN İŞİME SON VERDİLER…

Bir süredir şirket içi dedikodular hep kimlerin şirketle ilişkisini kesecekler, küçülmeye giderken kimleri feda edecekler, kimlerin canına okuyacaklar üzerinden yapılıyordu. Üst yönetim bunun için bir komite kurmuştu: İKİGK. İnsan Kaynakları İzleme ve Geliştirme Komitesi. Biz ona aramızda başka isimler de vermiştik:

İç Karartıcı İnsafsız Kahpeler Gayretkeşliği Komitesi

İnsanları Kasten İncitme ve Germe Komitesi

İktisadi Kurbanlara İşkence ve Gözdağı Komitesi

Komitenin üç üyesinden biri de, ismi lazım değil, Ş. idi tabii. Benden ne kadar nefret ettiğini biliyorsun. Bunda onun parmağı olduğuna eminim. Üç kişilik departmanımızdan tabii ki beni seçecekti. En yüksek maliyeti ben oluşturuyormuşum meğer… Kalanlar da pırıl pırıl insanlar ama çoluk çocukları yok. Onlar da çok üzüldüler. Umarım bir gün bunun bin katı bir üzüntü Ş.’nin kara kalbinin içine çöreklenir.

Daha sayfalar doldururum ama bir yandan da yıkılacak gibi hissediyorum kendimi. Niye her şey hep üst üste geliyor? Ben bundan sonra hayatımı nasıl sürdüreceğim? Kenarda köşede bir birikimim de yok ki? Zeynep’in okulu ne olacak? Belki de onu oradan almam gerekecek. Yeniden iş bulabilecek miyim? Ev ne olacak? Nasıl dönecek? Tek başına minik kızını büyüten bir kadın… Ayakta kalabilecek miyim?

Sorular… Kendimi çok kötü hissediyorum. Çaresiz. Mutsuz. Umutsuz.

Feraye

Hayat toz pembe değil…

In Aile, Ev, İş on 16/02/2009 at 13:37

O kadar mırın kırın etmiştim ben düzenli yazamam, vaktim yok diye ama sen inanmamıştın. Gördün mü, dediğim oldu. Ancak fırsat buluyorum yazmaya. O da sen başımın etini yedin diye. Ne yapayım… Vakit olmuyor. Ev, iş, çocuk derken zaman uçup gidiveriyor. Geçenlerde sana geldiğimde pek fazla havadis veremedim sana. Farkettin sen de. Hiç keyfim yoktu. Bu aralar neşem filan kalmadı. Hayat üstüme üstüme geliyor. Bazen çok bunalıyorum. İş durumları karışık. Bu son kriz her şeyi çok kötü etkiledi. Herkes diken üstünde. Güya kimse birbirine çaktırmıyor ama herkes korkuyor. Bir de üstüne Zeynep’in dertleri. Babasıyla fazla takışmamaya çalışıyorum ama her şey benim üstümde. Üstelik Zeynep’i eskisi gibi sık sık aramıyor artık. Şeytan diyor ki… Neyse. Geçen gün rehber öğretmen çağırdı. İşten izin alıp gittim. Bazı sorunlar yaşıyormuş Zeynep. İçine kapanmış. Bunları söyledi öğretmen. Tabii ki sorun yaşayacak. Kim yaşamıyor ki. Ayrılıktan o da etkilendi. Aslında onunla daha çok zaman geçirmem gerek. Kendimi sık sık suçlu hissediyorum bu aralar. Aklım karmakarışık. Bazen yazmak anlatmaktan daha kolay oluyor. Belki de daha çok yazmalıyım. Sana iş yerindeki olayı anlatacaktım, değil mi? Aman hep aynı şeyler. Tahmin etmişsindir zaten. Ş. Hanım’ın marifetleri. Kadın resmen bana gıcık oluyor. Doğrusu ben de ona. Ama kesinlikle kötücül bir yanı var. Alenen altımı oyuyor. Geçen gün bahsettiğim de bir toplantıda olan bir şeydi. Gayet planlı bir şekilde sunumumu sabote etmeye çalıştı. Fakat bu sefer beceremedi. Eline yüzüne bulaştırdı. Galiba iş hayatında bir kadının önündeki en büyük engel başka bir kadın. Gitgide buna daha çok inanmaya başlıyorum. O nasıl bir hırs, nasıl bir zehir… İnanılır gibi değil. Bastıbacak cadı! Valla sonunda birimizden biri gidecek galiba. İyi olan kazansın! ☺ Arkadaşına taşınmayla ilgili bol şans. Bilirsin ben de bayılırım taşınmaya. Sen hiç anlamadın beni bu konuda. Aynı yerde uzun süre kalınca duvarlar üstüme üstüme geliyor sanki. Bunalıyorum. Bir süre sonra yeni odaların, yeni duvarların, pencerelerden görünen yeni manzaraların özlemini çekmeye başlıyorum. Bilmiyorum, belki de kök salamamakla ilgili bir şey bu. Bir tür deformasyon. Neyse sen beni anlayamazsın bu konuda. Ben de seni anlayamıyorum. Hayatın boyunca aynı evde oturmaya nasıl tahammül ettiğini kavrayamıyorum. Evet, çocukluk çok güzeldi ama bitti. Güzel olan her şey gibi. Sen yine sevgi kelebeği gibi baba evinde hoplaya zıplaya dolaşmaya devam et. Her şeye toz pembe gözlüklerden bakman bazen canımı sıkıyor. Hayat toz pembe değil. Neden sana kendimi anlatmaya çalışırken hep yargılanıyormuş gibi hissediyorum? Peki buna bir cevabın var mı?

Feraye

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.